Başladığımız ama bitiremediğimiz ne çok şey var, değil mi? Kitaplar, okumak için aldığımız ve bir türlü okuyamadığımız kitaplar… Yazmak için tarih attığımız günlükler…
Kaneviçeler, etaminler, örgüler… Bir köşede düğüm olmuş, yapılmayı bekleyen işler. Penceremizin pervazına konmuş küçük kuş izleri ve aslında duymamız gerekirken duymadığımız sesleri...
Açmasını beklediğimiz menekşeler, sardunyalar, sulamayı unuttuğumuz kaktüsler, petunyalar…
Ay ışığını şahit tutarak hatırlamaya çalıştığımız yüzler, “asla ayrılmayız” dediğimiz ama aylarca sesini duymadığımız dostluklar, en yakın özler ve silinmesini istemediğimiz izler…
Tamamlamak istediğimiz ama başlayamadığımız onlarca şey…
Evet, belki de şimdi tam zamanıyken bir türlü farkına varamadığımız an, zaman...
Öyle bir geçiyor ki, bir bakıyoruz sabah olmuş; ne uykuya kanmışız ne de yorgunluğumuzu atmışız. Bir gün dönümüne şahit olmuşuz belki, akşam olmuş; aklımızda onlarca iş olmasına rağmen bir tanesini bile yapmamışız.
Lad...
Azadeyim narından, burda yandığım yeter.. Vuslatın baharına, çiçekler açsın gönül Bir diyar-i muamma, gurbet ölümden beter... Kırk gece düğün edip, sıratı geçsin gönül...