Doksan Dokuz Altınla Kaybolan Huzur Geçenlerde okuduğum küçük bir kıssa, gün boyu zihnimi meşgul etti. Hani bazen bir hikâye insanın içine oturur da durup durup kendini sorgulamasına sebep olur ya… Bu da öyleydi. Okudum, üzerine düşündüm ve bir türlü aklımdan çıkaramadım. Çünkü anlattığı şey fazlasıyla tanıdık gelmişti. Bende sizlerle paylaşmak istedim. Güç, ihtişam, servet gibi her şeye sahip olan bir padişah varmış. Ama yüreğinde aradığı huzur yokmuş. Günlerden bir gün, hizmetkârlarından biri dikkatini çekmiş. Ne zenginmiş ne de ayrıcalıklı; ama hâli sakin, duruşu vakur, yüzü huzurluymuş. İşini yaparken acele etmiyor, şikâyet etmiyor, sanki elindekilerle yetinmeyi biliyormuş. Padişah bu duruma şaşırmış ve vezirini çağırmış: “Ben bunca varlığın içindeyken bu kadar huzurlu ve mutlu değilim. O ise neredeyse hiçbir şeye sahip değilken mutlu görünüyor. Bunun sebebi nedir?” diye sormuş. Vezir kısa bir duraksamadan sonra cevap vermiş: “Çünkü o, henüz 99 kuralını bilm...
Hep sen konuşuyorsun, şimdi biraz da ben konuşayım. Hep sen istiyorsun, hep sen acele ediyorsun. Bana “bir şey olmaz” dediğin yerde, aslında çok şey oluyor ama sen görmezden geliyorsun. Beni günaha öyle süsleyerek çağırıyorsun ki, isteyen sen misin, ben miyim ayırt edemiyorum. “Herkes böyle”, “kalp temiz olduktan sonra” diyerek günahı hafifletiyorsun. Oysa biliyorum; sen hakikati değil, nefse hoş geleni istiyorsun. Sabır zor geliyor sana, sınır ve kurallar rahatsız ediyor. Gel açık açık konuşalım ey nefsim! Sen beni günaha çağırdığında, aslında kul olmaktan uzaklaşmaya çağırıyorsun. Çünkü gıybet, yalan, ahlaksızlık sadece bir anlık hata olarak kalmıyor; kalbi zedeleyen, bakışı bozan, güveni çürüten bir yol oluyor. Sen bana bunu özgürlük diye sunuyorsun ama sonunda bıraktığın şey hep daha büyük bir pişmanlık oluyor. Ey nefsim, sen hep “şimdi” dersin. Ama Allah “sonra”yı da bilir. Ben sadece şimdiyi değil, sonrasının hesabını da düşünen bir kul olmak istiyorum. Takva burada d...