Ana içeriğe atla

Kaybolan Huzur


Doksan Dokuz Altınla Kaybolan Huzur

Geçenlerde okuduğum küçük bir kıssa, gün boyu zihnimi meşgul etti. Hani bazen bir hikâye insanın içine oturur da durup durup kendini sorgulamasına sebep olur ya… Bu da öyleydi. Okudum, üzerine düşündüm ve bir türlü aklımdan çıkaramadım. Çünkü anlattığı şey fazlasıyla tanıdık gelmişti. Bende sizlerle paylaşmak istedim.

Güç, ihtişam, servet gibi her şeye sahip olan bir padişah varmış. Ama yüreğinde aradığı huzur yokmuş. Günlerden bir gün, hizmetkârlarından biri dikkatini çekmiş. Ne zenginmiş ne de ayrıcalıklı; ama hâli sakin, duruşu vakur, yüzü huzurluymuş. İşini yaparken acele etmiyor, şikâyet etmiyor, sanki elindekilerle yetinmeyi biliyormuş.

Padişah bu duruma şaşırmış ve vezirini çağırmış: “Ben bunca varlığın içindeyken bu kadar huzurlu ve mutlu değilim. O ise neredeyse hiçbir şeye sahip değilken mutlu görünüyor. Bunun sebebi nedir?” diye sormuş.

Vezir kısa bir duraksamadan sonra cevap vermiş: “Çünkü o, henüz 99 kuralını bilmiyor padişahım.” Demiş.

Padişah bu sözün ne anlama geldiğini sormuş. Vezir, 99 kuralını göstermek için izin istemiş. O gece bir kesenin içine doksan dokuz altın koymuş, kesenin üzerine büyük harflerle “100 ALTIN” yazmış ve kimseye fark ettirmeden “ bu sana hediyedir “ yazarak hizmetkârın kapısının önüne bırakmış.

Hizmetkâr keseyi görünce çok sevinmiş. Üzerindeki yazıyı okuyunca sevinci daha da artmış. Keseyi açıp, başlamış altınları saymaya 99. Bir daha saymış, yine 99. Yazıya bakmış, tekrar saymış… Ama türlü 100 bulamamış. Galiba dışarıda bir yere düştü” diye düşünerek çoluk çocuk kayıp altını aramaya koyulmuşlar.

Gece boyunca kayıp altını aramışlar, bakmadıkları yer, sokak kalmamış. Ama nafile. Eksik altını bulamadıkça eşini ve çocuklarını azarlamaya başlamış. Ertesi gün, hizmetçi görevine gelmiş ama gün boyu kederli ve düşünceliymiş. Çünkü bütün gece uyuyamamış ve olmayan altını aramış. Suratı asık, keyifsiz, her halinden şikayetçi bir tavırla padişahın huzuruna girmiş.

Böylece Padişah 99 kuralının ne olduğunu anlamış.

Allah’ın bize ihsan ettiği 99 nimetini unutur ve hayatımızı o eksik olan bir nimeti aramakla geçirirsek nimet nankörü oluruz. Elimizde olanları sessizce bir kenara koyup, eksik sandığımız bir şeyin peşinde iç huzurumuzu da kaybederiz doğal olarak.

Bu kıssa bana şu hadisi hatırlattı; Peygamberimiz s.a.v. buyurur ki: “Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil, gönül tokluğudur.”

Nimet, çoğu zaman yokluğuyla değil; alışıldığı için ve var olanın farkında olunmadığı zaman görünmez olur. Şükür de var olan nimeti fark edebilme hâlidir aslında. Ama bir kere eksik olana takıldı mı, kalbin de huzuru kaçırıyor ve nankörlük başlıyor.

Ayette Rabbimiz; “Hani Rabbiniz size: «Şâyet şükrederseniz size olan nimetlerimi artırır da artırırım. Yok eğer nankörlük ederseniz, şunu bilin ki benim azabım çok şiddetlidir» İbrahim/7 buyurmuştu.

Rabbim bizi nankör olmaktan korusun. Çünkü zaman zaman olmayanın peşinde yorulanlardan oluyoruz. Oysa dönüp baktığımızda, şükredecek o kadar çok şeyimiz var ki... Ve asıl insan, nimetin farkına vardığı kadar zengin.

Rabbim, gözümüzü eksik olana değil, bize verilen nimetlere çevirsin. Elimizdeki nimeti fark edebilen, şükrünü eda edebilen kullarından eylesin.

Bu dünyadaki en büyük zenginliğin kanaat olduğunu idrak edenlerden eylesin.

Amin.

Selam ve dua ile...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İbrahim İçimdeki Putları Devir

"İbrahim, içimdeki putları devir elindeki baltayla. “ Bazen defalarca dinlediğimiz ezgiler vardır ya hani... Üzerinden uzun zaman geçse de unutamadığınız. Benim de uzun zamandır içimde söylenen ezgi; "İbrahim, içimdeki putları devir, elindeki baltayla... Kırılan putların yerine yenilerini koyan kim? İbrahim gönlümü put sanıp kıran kim” Ne güçlü bir ifade... Yazanın kalemine, söyleyen Aykut Kuşkaya'nın yüreğine sağlık. Dinlemediyseniz mutlaka tavsiye ediyorum. Hepimizin içimizdeki putları kırma zamanı çoktan geldi. Ama önce... onları tanımamız gerekiyor. Kastettiğim putlar sadece bir taştan yapılanlar değil, gönülden de yapılan putlar vardır. Önceliğimiz olan, kural koyan, bize yön veren.... Bizim gönlümüzdeki putun adı ne? Seni ve beni İslam davasından uzaklaştıran ne? Evlat sevgisi mi? Rızık kaygısı mı? Konfor alanının sakinliği ve sıcaklığı mı? Okul telaşı, diploma yarışı mı? Hangisi bizim imanımızı gölgede bırakıyor? Hangisi yüreğimize yerleşmiş, bizi ağ...

Asra Yemin Olsun ki

Asra Yemin Olsun Ki Mümin, nerede duracağını bilmelidir. Sadece mekânsal anlamda değil; ahlaki, vicdani ve imani anlamda da. Doğru yerde durmak; rüzgâra göre savrulmadan, kalabalığa göre yön değiştirmeden, hakikat ne ise onun yanında saf tutabilmektir. Vakfe, tam da burada anlam kazanır: Durmak, aceleden kaçınmak, kalbi hizaya almak… Mümince bakış ise duruşun aynasıdır, yansımasıdır. İnsan nerede duruyorsa hayata oradan bakar; görmekten öte, anlamaya talip olur. Hikmetle bakan göz, sadece görüneni değil, görünenin ardındaki maksadı da arar. Feraset, doğru yerden bakmanın derinleşmiş hâlidir. Rahmânî bakış, bu kavramları geçici ölçülerden kurtarıp bâki değerlerle okuyabilmeyi öğretir. Zamanı, mekânı ve insan ilişkisini gündelik telaşın dışına taşıyabilmeyi… Anı tüketmek yerine anlamlandırmayı; mekânı sadece bulunulan bir yer değil, şahitlik edilen bir alan olarak görmeyi… Bizi biz yapan şeyler yalnızca yaptıklarımız değildir. Çoğu zaman, yapmamız mümkünken vazgeçt...

YÜRÜMEK

Allah’ın selamı üzerinize olsun kardeşlerim. Kardeşlerim diyorum çünkü Rabb’imiz “Müminler kardeştir.” Buyuruyor. Bu yazımda sizlere suni gündemlerden ziyade, kendi gündemimden bahsetmek istiyorum. Hafta sonu pürdikkat dinlediğim, -bazen- ağladığım ve sonrasında neden not almadım diye kendime kızdığım söyleşi tadında bir eğitim programına katıldım. Bu programın bende uyandırdığı duyguları sizlerle paylaşmak istiyorum.  “Güzellikler paylaştıkça çoğalır” sözüne hep inanarak... Programa konuşmacı olarak katılan eğitimci, hekim  Betül hanımefendiye teşekkür ediyorum. Kendisi, ömrünü “Allah yolunda daha fazla ne yapabiliriz?” derdiyle geçiren adanmış biri. Allah ondan ebeden razı olsun. “Yürümek; insan olarak yaptığımız eylemlerden biri ve yürürken aynı zamanda düşünmek” diye başladı eğitim semineri. Öyle bir yürüyüş ki; hayatını ortaya koyarcasına. Ölmek için yaşarcasına... Ya da yaşatmak için yaşamak, tıpkı Mu’âz bin Cebel gibi... İlim aşığı, Kur’an sevdalısı, g...