Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Acılara Gönüllüydüm Ben

Olmasını istediğim birçok umut biriktirdim avuçlarımda, Sevgiyle dokunan ellerine bırakmak için. Duydugum vaatlere, şahit olduğum imkânsızlıklara rağmen, Aldığım yaralara sarıldım. Kurduğum hayallerle akladım sevdamı Ve anladım: sabrım şifamdı. Belki de varoluş sebebim bundandı.  Acılarla büyüttüğüm umutlarım gerçek geliyor bana. Hayal hanemin avlusunda boy vermiyor günebakanlar, Gecemi aydınlatmıyor dolunay, Menekşeler açılmıyor gün yüzü görmemiş camlarımda. Herşeye ragmen özgürlüğe heves ediyordu kafesteki kuşlarım. Her seferinde yeniden, yeniden, yeniden... Bunca yıl dolunaydan çaldığım ışıklarla Aydınlattım karanlık yanlarımı. Her gece kandilleri yaktın yüreğimde, Şiirler, türküler ve kavgalar eşliğinde. Sevdam sabrım oldu. Özledikçe kendime daha sıkı sarıldım. Ben acılara gönüllü olmayı seçtim. Kirlenmemek için kendimden geçtim. Gizleyerek büyüttüm umutlarımı. En uzak yollardan geldim... Her uzaklık bir mahpushane avlusuydu; Voltamı sana gelebil...
En son yayınlar

Duruşumuz Olmalı

Duruşumuz Olmalı Son Nefese Kadar Bir amaç uğruna mücadele etmek, hayatın yalnızca belirli bir dönemine sıkıştırılacak bir görev değildir. Akıl baliğ olan her Müslüman gibi bizler de ömrümüzün sonuna kadar Allah’ın emirlerinden sorumluyuz. Bu sorumluluk, bir bayrak yarışı gibi bir noktadan sonra başkasına devredilecek bir görev de değildir. Zira yarının dünyası, bugünün sorumluluğunu üstlenenlerin gayretleriyle şekillenecektir. İman yalnızca kalpte taşınan bir inançla değil; elindeki imkânları en iyi şekilde kullanmakla mümkün olur. Merhum Erbakan Hocamızın “İman varsa imkân vardır.” sözü, tam da bunu anlatır. Görmeyeceğimiz bir geleceği en güzel şekilde inşa etmek için çalışmak, Müslüman olarak görevimizdir. “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm Suresi, 39. Ayet) O hâlde nasıl bir dünya istiyorsak, o uğurda çalışmalıyız. İnsanlık tarihi gösteriyor ki en zor zamanlarda bile umudunu kaybetmeyen, Allah’ın emri doğrultusunda yola çıkanlar; karanlığı del...

Bayramlar ve Sıla-ı Rahim

BAYRAMLAR VE SILA-İ RAHİM Bayramlar, sadece takvimde belirlenen millî ve dinî özel günler olarak değerlendirilmemeli. Bayramlar; kalplerin birbirine daha çok yaklaştığı, dargınlıkların son bulduğu, çocukların tebessüm ettiği, büyüklerin gözlerinin dolduğu bereketli zamanlardır. Hele ki dini Bayramlarımız... Hem ibadetin, hem itaatin, hem de paylaşmanın zirvesidir. Bayramlarda unutmamamız gereken bir emir, bir vazife, bir güzellik, bir şifa kaynağıdır. Bayramların bir de ruhu vardır: Sıla-i rahim. Bu, çokça duyduğumuz ama son zamanlarda derinliğini kaybettiğimiz bir kavram oldu maalesef. Sıla-i rahim; akrabaları gözetmek, onlara iyilikle muamele etmek, ziyaretlerde bulunmak, dertleriyle dertlenmek, sevinçlerini paylaşmak ve en önemlisi bağları koparmamaktır. Bu, bizi yaratan ve bizi bizden iyi bilen Rabbimizin emridir: “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder; çirkin işleri, fenalığı ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt v...

Var mısın? Biz Olmaya!

Mutluluğun çok uzakta olmadığına inancımız arttıkça, dokunduğumuz her dünya bizi daha güzel kılacak. İnanmalıyız buna... Varlığını hissettiğimiz, var olduğumuzu hissettiren yüreklere daha sıkı sarıldıkça yükümüz hafifleyecek. Paylaşmak insani bir ihtiyaç; bazen sıkıntıları, bazen mutlulukları... “Yolun başı incitmemek, yolun sonu incinmemektir." sözüne muhatap olmak için can attıkça, incinmemek kadar değerli olacak incitmemek de... Aldığımız ve verdiğimiz selamlar bir tohum gibi düştükçe gönül toprağımıza, rengârenk çiçeklerle bezeli kocaman bahçelerimiz olacak... Her danede yedi veren güller, mis kokulu sümbüller, nergisler muhabbetle saçılacak toprağımıza. Her yürek bir güzellik olacak ve selamın güzelliği kelamla devam edecek... Birbirini Allah için sevmenin mutluluğunun paha biçilemez olduğunu anlayacağız. Okuduğumuz bir kitap gibi, tanıştığımız her insan da hissettiğimiz bir duyguya tercüman olacak. Kabuğuna çekilmekten ve yalnızlıktan daha lezzetli gelec...

İbrahim İçimdeki Putları Devir

"İbrahim, içimdeki putları devir elindeki baltayla. “ Bazen defalarca dinlediğimiz ezgiler vardır ya hani... Üzerinden uzun zaman geçse de unutamadığınız. Benim de uzun zamandır içimde söylenen ezgi; "İbrahim, içimdeki putları devir, elindeki baltayla... Kırılan putların yerine yenilerini koyan kim? İbrahim gönlümü put sanıp kıran kim” Ne güçlü bir ifade... Yazanın kalemine, söyleyen Aykut Kuşkaya'nın yüreğine sağlık. Dinlemediyseniz mutlaka tavsiye ediyorum. Hepimizin içimizdeki putları kırma zamanı çoktan geldi. Ama önce... onları tanımamız gerekiyor. Kastettiğim putlar sadece bir taştan yapılanlar değil, gönülden de yapılan putlar vardır. Önceliğimiz olan, kural koyan, bize yön veren.... Bizim gönlümüzdeki putun adı ne? Seni ve beni İslam davasından uzaklaştıran ne? Evlat sevgisi mi? Rızık kaygısı mı? Konfor alanının sakinliği ve sıcaklığı mı? Okul telaşı, diploma yarışı mı? Hangisi bizim imanımızı gölgede bırakıyor? Hangisi yüreğimize ye...

Geleceğin Eşiğindeki İnsanlık

Geleceğin Eşiğindeki İnsanlık Bir tarafta sıcak, doğal ışıklarla bezenmiş, insan ilişkilerinin samimiyetle yaşandığı mahallemiz. Diğer tarafta soğuk beton yığınları arasında, mavi ışıklarla aydınlatılmış, yüksek teknolojiye sahip bir laboratuvar havasında binalar. Ortada ise yapaylığı hayranlıkla seyrederken kendi öz kimliğini kaybetmek üzere olan insanlar. Bir yanda duygusuz, mekanik bir yapay zekâ; diğer yanda ise insani değerleri temsil eden, sıcak ve doğal bir atmosfer. Her şey, var oluşla birlikte kendini keşfeden insanın, insanlık tarihi boyunca birçok buluş ve devrim gerçekleştirmesiyle başladı. Ateşin keşfinden buhar gücüne, elektriğin icadından internete kadar her büyük gelişme, dünyayı dönüştürmüş ve insanın kendini yeniden tanımlamasına neden olmuştur. Şimdiye kadar devrin en büyük icadı internet iken, artık yapay zekâ çağına girmiş bulunuyoruz. Ancak bu seferki dönüşüm, sadece dış dünyamızı değil, insan olmanın ne anlama geldiğini de sorgulamamıza neden ...

Geldi Gözümüzün Nuru Ramazan

Geldi gözümüzün nuru, on bir ayın sultanı Ramazan. Bizi bu vakte kavuşturan Rabbimize hamdolsun. Rabbim bu ayı hakkıyla ihya edebilmeyi nasip etsin. Kul olduğunu hatırlamak ve acizliğini bilmek, insanın manevi yolculuğunda çok önemlidir. Ramazan ayını Müslüman insan yalnızca bedensel açlık ve susuzluk olarak görmez; her şeyin Allah’ın kudretine bağlı olduğunu anlar ve gösterir. Oruç ibadeti, nefsi terbiye etmenin ve Allah’a karşı olan teslimiyetin ve aczin vücut bulmuş hâlidir. Tüm ibadetler gibi sadece Allah’ın rızası için yapılan bir ibadettir. Şuurlu Müslüman, dünyada sahip olduğu her şeyin; bedensel ve ruhsal sağlığın, maddi zenginliğin, gücün ve kuvvetin geçici ve emanet olduğunun farkındadır. Bunların hepsi varken de yokken de imtihandır. Bilir ki Allah, mutlak güç sahibidir ve insanın her türlü ihtiyacını yalnızca O karşılayabilir.  Kul olduğunun farkında olmak, insanı hem alçakgönüllü ve sabırlı yapar hem de Allah’a karşı minnettarlık duygusunu pekiştirir. Her ş...

YÜRÜMEK

Allah’ın selamı üzerinize olsun kardeşlerim. Kardeşlerim diyorum çünkü Rabb’imiz “Müminler kardeştir.” Buyuruyor. Bu yazımda sizlere suni gündemlerden ziyade, daha gerçekçi gündemlerden, kendi gündemimden bahsetmek istiyorum. Hafta sonu pürdikkat dinlediğim, -bazen- ağladığım ve sonrasında neden not almadım diye kendime kızdığım söyleşi tadında bir eğitim programına katıldım. Bu programın bende uyandırdığı duyguları sizlerle paylaşmak istiyorum.  “Güzellikler paylaştıkça çoğalır” sözüne hep inanarak... Programa konuşmacı olarak katılan eğitimci, hekim  Betül hanımefendiye teşekkür ediyorum. Kendisi, ömrünü “Allah yolunda daha fazla ne yapabiliriz?” derdiyle geçiren adanmış biri. Allah ondan ebeden razı olsun. “Yürümek; insan olarak yaptığımız eylemlerden biri ve yürürken aynı zamanda düşünmek” diye başladı eğitim semineri. Öyle bir yürüyüş ki; hayatını ortaya koyarcasına. Ölmek için yaşarcasına... Ya da yaşatmak için yaşamak, tıpkı Mu’âz bin Cebel gibi... İli...

GİDEBİLSEYDİM

Geçmiş zaman içinde, gitme imkânınız olsa, gitmek istediğiniz yerler vardır mutlaka! Beni uzun uzun düşündüren bu fikir, sizleri de düşündürsün istedim. Gitme imkânınız olsa siz nereye ya da hangi zamana gitmek isterdiniz? Benim gidebileceğim bir zaman dilimi olsa, Hz. İbrahim'in, Hz. Hacer'i ve Hz. İsmail'i çölün ortasında bıraktığı zamana gitmek isterdim. Hz. Hacer'in "Bunu sana Rabbim mi emretti?" dedikten sonraki teslimiyetini görmek için... Çaresizce Safa ve Merve tepelerinde koştuğu o anda yanına gitmek ve "Evet, Allah sizi zayi etmez." diyerek ona destek olmak, zemzemin isim annesinin dostu olmayı çok isterdim. Gidebileceğim bir zaman dilimi olsa, Hz. Eyyûb'e sabırla itaat eden, hizmet eden eşinin yanında olmak isterdim. Yaşanan onca zorluğa, evlat acısına, varlıktan sonraki yokluğa sabreden hanımının en yakın dostu olmak isterdim. Yapılan o güzel yakarışlara şahit olup yüreğimi Hz. Rahime gibi Rabbimin teslimiyetine bırakmak i...

Çok Geç Olmadan

Yazmak istiyorum, uzun uzun yazmak... Nereden başlayacağımı bilemediğim halde! Oysa düşünürken ve kızarken ne de çok şey vardı içimde... “İnsanlar asla söyledikleri kadar meşgul değillerdir. İnsanların öncelikleri vardır ve bazen sıra sana gelmez.” Diyor P. Auster. Okudukça beni yaralayan bu sözle mi başlasam, belki de bu sözle bitirmeliydim, onu da bilemiyorum. Bazen, bilmekten daha güzel bilmemek. Açık bir kapı bırakmak, bilinçlenmek isteyen zihnine ya da ikna olmak isteyen yüreğine... Bir şans daha vermek kendine, peşin hükümlü olmaktan vazgeçmek ve belki diye sarmak, sarılmak sevdiklerine... Kendimden eminim, biliyorum ne çok sevdiğimi ama hiçbir zaman emin olamadığım, sevdiğim kadar seviliyor muyum?  Kırılsam da, dökülsem de asla vazgeçemiyorum. İşte böyle mevzu derin olunca boğulma ihtimali daha da artıyor ve insan hassasiyetlerinde istediği gibi kulaç atamıyor. Ne bileyim, belki de kendi deryamda yüzecek kadar cesur değilim. Yüzleşmekten korktuğum doğrular, etraf...