Ana içeriğe atla

Kayıtlar

SABIR, ŞÜKÜR VE İMTİHAN

Sabır, Şükür ve İmtihan Bilinci Allah katında kim daha üstündür: zorlukla imtihan edilip sabreden mi, yoksa nimetle imtihan edilip şükreden mi? İbn Kayyim el-Cevziyye’nin Sabredenler ve Şükredenler adlı eserinde ele aldığı temel bir sorudur bu... Bu soru aslında kendimize zaman zaman sormamız ve muhasebesini yapmamız gereken bir konudur. Hayatımızın bu dönemi sabır dönemi mi, yoksa şükür dönemi mi? İnsan olarak ömrümüz boyunca bu iki hâl arasında gidip geliriz. Bazen verilen nimetlere şükretmemiz, bazen de zorluklara sabretmemiz gerekir. Asıl mesele, bu hâllerin bizi nasıl dönüştürdüğüdür... Sabrederken isyana mı savruluyoruz, yoksa teslimiyeti mi öğreniyoruz? Şükrederken şımarmadan, kibirlenmeden, nimeti verenin Allah olduğunu unutmadan yaşayabiliyor muyuz? Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de sabredenler de, şükredenler de övülür. Zira her iki durumda da ortak bir hakikat vardır: Her şeyin Allah’tan geldiğinin farkına varmak. Rabbimiz ayetinde şöyle buyurur: “Sizi mutlaka ...

Erteleme Hastalığı

Başladığımız ama bitiremediğimiz ne çok şey var, değil mi? Kitaplar, okumak için aldığımız ve bir türlü okuyamadığımız kitaplar… Yazmak için tarih attığımız günlükler… Kaneviçeler, etaminler, örgüler… Bir köşede düğüm olmuş, yapılmayı bekleyen işler. Penceremizin pervazına konmuş küçük kuş izleri ve aslında duymamız gerekirken duymadığımız sesleri... Açmasını beklediğimiz menekşeler, sardunyalar, sulamayı unuttuğumuz kaktüsler, petunyalar… Ay ışığını şahit tutarak hatırlamaya çalıştığımız yüzler, “asla ayrılmayız” dediğimiz ama aylarca sesini duymadığımız dostluklar, en yakın özler ve silinmesini istemediğimiz izler… Tamamlamak istediğimiz ama başlayamadığımız onlarca şey… Evet, belki de şimdi tam zamanıyken bir türlü farkına varamadığımız an, zaman... Öyle bir geçiyor ki, bir bakıyoruz sabah olmuş; ne uykuya kanmışız ne de yorgunluğumuzu atmışız. Bir gün dönümüne şahit olmuşuz belki, akşam olmuş; aklımızda onlarca iş olmasına rağmen bir tanesini bile yapmamışız. Lad...

Hayatın Dengesi

Hayatın Dengesi Hayat, dengeyi koruyabildiğimiz sürece güzeldir. Bazen kendimize dönüp bakmayı unutuyoruz. Bunca koşuşturmanın, telaşın ve kaygının içinde kaybolurken aslında kaybettiğimiz şey ne? Ne içindi bunca koşturma? Kimi razı etmek olmalıydı, asıl gaye fark edemiyoruz. Asıl gayeyi unutmak da dengemizi bozuyor. Bir yanda bedenimizi doyurmaya çalışırken, diğer yanda ruhumuzu aç bırakıyoruz. Bir yanda dünyaya sarılırken, öte yandan ahireti unutuyoruz. Aslında bu hâlimizle kendi var oluş sebebimizi kaybetmeye başlıyoruz. Sonrasında iç sıkıntılar, depresif haller, yarın kaygısı ve bunalımlar geliyor. İnsanın bu halde olmasının sebebi, dengesini kaybetmesidir. Koskoca kâinat… Gökyüzü, tabiat, yıldızlar, denizler… Hepsi ince bir denge üzerine yaratılmıştır. Yaratılmışların en büyüğünden en küçüğüne kadar evrenin en geçerli yasası dengeyi işaret eder. Fizikî evrende denge bozulduğunda afetler meydana gelir. Kur’ân’da kıyamet, bu afetlerin bir bütün hâlinde olması olarak tabi...

Acılara Gönüllüydüm Ben

Olmasını istediğim birçok umut biriktirdim avuçlarımda, Sevgiyle dokunan ellerine bırakmak için. Duydugum vaatlere, şahit olduğum imkânsızlıklara rağmen, Aldığım yaralara sarıldım. Kurduğum hayallerle akladım sevdamı Ve anladım: sabrım şifamdı. Belki de varoluş sebebim bundandı.  Acılarla büyüttüğüm umutlarım gerçek geliyor bana. Hayal hanemin avlusunda boy vermiyor günebakanlar, Gecemi aydınlatmıyor dolunay, Menekşeler açılmıyor gün yüzü görmemiş camlarımda. Herşeye ragmen özgürlüğe heves ediyordu kafesteki kuşlarım. Her seferinde yeniden, yeniden, yeniden... Bunca yıl dolunaydan çaldığım ışıklarla Aydınlattım karanlık yanlarımı. Her gece kandilleri yaktın yüreğimde, Şiirler, türküler ve kavgalar eşliğinde. Sevdam sabrım oldu. Özledikçe kendime daha sıkı sarıldım. Ben acılara gönüllü olmayı seçtim. Kirlenmemek için kendimden geçtim. Gizleyerek büyüttüm umutlarımı. En uzak yollardan geldim... Her uzaklık bir mahpushane avlusuydu; Voltamı sana gelebil...

Duruşumuz Olmalı

Duruşumuz Olmalı Son Nefese Kadar Bir amaç uğruna mücadele etmek, hayatın yalnızca belirli bir dönemine sıkıştırılacak bir görev değildir. Akıl baliğ olan her Müslüman gibi bizler de ömrümüzün sonuna kadar Allah’ın emirlerinden sorumluyuz. Bu sorumluluk, bir bayrak yarışı gibi bir noktadan sonra başkasına devredilecek bir görev de değildir. Zira yarının dünyası, bugünün sorumluluğunu üstlenenlerin gayretleriyle şekillenecektir. İman yalnızca kalpte taşınan bir inançla değil; elindeki imkânları en iyi şekilde kullanmakla mümkün olur. Merhum Erbakan Hocamızın “İman varsa imkân vardır.” sözü, tam da bunu anlatır. Görmeyeceğimiz bir geleceği en güzel şekilde inşa etmek için çalışmak, Müslüman olarak görevimizdir. “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm Suresi, 39. Ayet) O hâlde nasıl bir dünya istiyorsak, o uğurda çalışmalıyız. İnsanlık tarihi gösteriyor ki en zor zamanlarda bile umudunu kaybetmeyen, Allah’ın emri doğrultusunda yola çıkanlar; karanlığı delen ve...

Bayramlar ve Sıla-ı Rahim

BAYRAMLAR VE SILA-İ RAHİM Bayramlar, sadece takvimde belirlenen millî ve dinî özel günler olarak değerlendirilmemeli. Bayramlar; kalplerin birbirine daha çok yaklaştığı, dargınlıkların son bulduğu, çocukların tebessüm ettiği, büyüklerin gözlerinin dolduğu bereketli zamanlardır. Hele ki dini Bayramlarımız... Hem ibadetin, hem itaatin, hem de paylaşmanın zirvesidir. Bayramlarda unutmamamız gereken bir emir, bir vazife, bir güzellik, bir şifa kaynağıdır. Bayramların bir de ruhu vardır: Sıla-i rahim. Bu, çokça duyduğumuz ama son zamanlarda derinliğini kaybettiğimiz bir kavram oldu maalesef. Sıla-i rahim; akrabaları gözetmek, onlara iyilikle muamele etmek, ziyaretlerde bulunmak, dertleriyle dertlenmek, sevinçlerini paylaşmak ve en önemlisi bağları koparmamaktır. Bu, bizi yaratan ve bizi bizden iyi bilen Rabbimizin emridir: “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder; çirkin işleri, fenalığı ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt v...

Var mısın? Biz Olmaya!

Mutluluğun çok uzakta olmadığına inancımız arttıkça, dokunduğumuz her dünya bizi daha güzel kılacak. İnanmalıyız buna... Varlığını hissettiğimiz, var olduğumuzu hissettiren yüreklere daha sıkı sarıldıkça yükümüz hafifleyecek. Paylaşmak insani bir ihtiyaç; bazen sıkıntıları, bazen mutlulukları... “Yolun başı incitmemek, yolun sonu incinmemektir." sözüne muhatap olmak için can attıkça, incinmemek kadar değerli olacak incitmemek de... Aldığımız ve verdiğimiz selamlar bir tohum gibi düştükçe gönül toprağımıza, rengârenk çiçeklerle bezeli kocaman bahçelerimiz olacak... Her danede yedi veren güller, mis kokulu sümbüller, nergisler muhabbetle saçılacak toprağımıza. Her yürek bir güzellik olacak ve selamın güzelliği kelamla devam edecek... Birbirini Allah için sevmenin mutluluğunun paha biçilemez olduğunu anlayacağız. Okuduğumuz bir kitap gibi, tanıştığımız her insan da hissettiğimiz bir duyguya tercüman olacak. Kabuğuna çekilmekten ve yalnızlıktan daha lezzetli gelec...